Her yıl 14 Şubat Sevgililer Günü’nde, bir yerlerde “o kişi”nin var olduğuna inanma cazibesi ortaya çıkar. Bir ruh eşi, kusursuz bir eşleşme, birlikte olmanızın yazgı olduğu kişi gerçekten var mıdır?
BBC’de yer alan habere göre, tarih boyunca insanlar, aşkın rastlantısal olmadığı fikrine ilgi duymuştur. Antik Yunan’da Platon, bir zamanlar dört kollu, dört bacaklı ve iki yüzlü bütün varlıklar olduğumuzu; öylesine parlak olduğumuzu ki Zeus’un bizi ikiye böldüğünü hayal etmişti. O zamandan beri her yarım, eksik kalan diğer parçasını aramak için yeryüzünde dolaşıyor. Bu mit, modern ruh eşi kavramına şiirsel bir köken ve bir gün birilerinin bizi nihayet tamamlanmış hissettireceği vaadini kazandırıyor.
Orta Çağ’da ise ozanlar ve Arthur efsaneleri bu özlemi “saray aşkı” olarak yeniden yorumladı; çoğu zaman yasak olan bu tutkulu bağlılık, Lancelot’un Guinevere’e duyduğu aşkta olduğu gibi, bir şövalyenin değerini, belki de asla açıkça ilan edemeyeceği sevgilisi uğruna kendini feda ederek kanıtlamasıyla ölçülüyordu.
Rönesans’a gelindiğinde, Shakespeare gibi yazarlar “yıldızları ters düşmüş âşıklar”dan söz ediyordu; ezici bir bağla birbirine kenetlenmiş, ancak aile, talih ya da kader tarafından ayrılan çiftler… Sanki evren hem onların aşk hikâyesini yazıyor hem de mutlu sona ulaşmalarını engelliyordu.
Daha yakın dönemde ise Hollywood ve romantik romanlar bize masalsı aşk hikâyeleri sundu.
Peki son bilimsel araştırmalar ruh eşleri hakkında ne söylüyor? Gerçekten de bizim için özel bir “tek kişi” var mı?
“O kişi”ye nasıl âşık oluyoruz?
Cambridge’deki Anglia Ruskin University’de Sosyal Psikoloji Profesörü olan Viren Swami, romantik aşka dair çağdaş Avrupa anlayışının kökenlerini Orta Çağ Avrupa’sına; Camelot, Lancelot, Guinevere ve Yuvarlak Masa şövalyelerinin kıta boyunca yayılan hikâyelerine kadar izledi.
Swami, “Bu hikâyeler ilk kez, bir kişinin tek bir bireyi hayat arkadaşı olarak seçmesi ve o kişinin ömür boyu sürecek bir eş olması gerektiği fikrini öne çıkardı. Ondan önce, Avrupa’nın büyük bölümünde dilediğiniz kadar kişiyi sevebilirdiniz; aşk akışkandı ve çoğu zaman cinsellikle ilgili değildi. Sanayileşme insanların alışıldık bağlarını parçalayarak onları tarımsal topluluklarından kopardıkça, zamanla bireyler “yabancılaşmaya” başlıyor, hayatlarının sefaletinden kurtulmak için kendilerini kurtaracak tek bir kişiyi aramaya başlıyorlar.” diyor.
“O kişi”
ABD’nin Utah eyaletindeki Provo kentinde bulunan Brigham Young University’de Evlilik ve Aile Çalışmaları Profesörü olan Jason Carroll, “o kişi”ye duyulan özleme anlayışla yaklaşıyor.
Carroll, “Biz bağlanma temelli varlıklarız. O bağı arzuluyoruz.” diyor. Ancak derslerinde öğrencilere, ruh eşi fikrini geride bırakmaları gerektiğini, fakat “o kişi”ye duydukları arzudan vazgeçmemeleri gerektiğini söylüyor.
Kulağa çelişki gibi geliyor. Ancak Carroll’a göre mesele kader ile emek arasındaki fark.
“Ruh eşi basitçe bulunur. Zaten hazırdır. Oysa biricik olan, iki kişinin yıllar boyunca uyum sağlayarak, özür dileyerek ve zaman zaman dişlerini sıkarak birlikte inşa ettiği bir şeydir” diyor.
Ruh eşi tuzağı
Carroll’ın argümanı, onlarca yıllık araştırmaya dayanıyor. Bu çalışmaları “The Soulmate Trap” başlıklı raporunda bir araya getiren Carroll, psikologların “kader inançları” olarak adlandırdığı doğru ilişkinin zahmetsiz hissettirmesi gerektiği fikriyle partnerlerin ilişkiyi yürütmek için neler yapabileceğine odaklanan “gelişim inançları” arasındaki ayrıma dikkat çekiyor.
Carroll’a göre gelişim temelli bakış açısına sahip olanlar da özel bir şey ister; ancak inişli çıkışlı dönemleri beklerler. Carroll, “Şunu sorarlar… İlişkilerini daha iyi hâle getirmek, gelişme ve büyüme sağlamak için ne yapabilirler?” diyor.
Carroll’a göre ruh eşi inancı bir tuzak. Sorun romantizmin kendisi değil; aşkın asla zor olmaması gerektiği beklentisi. Uzun bir ilişkinin en “ruhsal” yanı, sinematik bir elektriklenme değil; “birbirimizin sadece güçlü yönlerine değil… Zorluklarına ve zayıflıklarına da en ön sıradan tanıklık etmek”tir.
Carroll’a göre aşk kader olarak görüldüğünde, insanlar sevgiyi ayakta tutan gösterişsiz emeği vermeye daha az istekli oluyor. Ruh eşi tuzağının, bir ilişki ilk ciddi engelle karşılaştığında işi çok daha zorlaştırdığını söylüyor:
“Herhangi bir mücadele anında ilk düşünce şu oluyor: ‘Senin ruh eşim olduğunu sanıyordum. Ama belki değilsin, çünkü ruh eşlerinin böyle şeylerle uğraşmaması gerekir’” diyor. “Oysa bir ilişki uzun vadeli olacaksa, asla sadece yokuş aşağı bir koşu olmayacak.”


