Türkiye’de üst sınırdan para cezası alan ve katalogdan çıkarma cezası sonrası ilk bölümü yayından kaldırılan Jasmine dizisi, yalnızca bir yapım olarak değil, kadının kamusal alandaki temsili üzerinden yürüyen tartışmaların yeni bir odağı hâline geldi. Seks işçiliğinin “seçim” olarak sunulduğuna yönelik eleştiriler, sınıf, yoksulluk ve şiddet bağlamında yeniden tartışılırken; yasak kararının kültürel anlamları da masaya yatırılıyor. Ortaya çıkan tablo, yalnızca bir diziye değil, bu ülkede hangi hayatların anlatılabilir kabul edildiğine dair daha geniş bir soruyu işaret ediyor.
Jasmine’in para cezası alması ve yasaklanma tartışmaları, bir dizinin karşılaştığı hukuki bir yaptırımın ötesinde, kadın hikâyelerinin hangi koşullarda kamusal alana çıkabildiğini yeniden düşündürüyor. Tartışma, cesur sahnelerden çok, kadın karakterlerin özne olarak nasıl konumlandığına; görünürlük ile söz hakkı arasındaki gerilime odaklanıyor.
Dizide Jasmine’in erkek kardeşi Tufan karakterini canlandıran Burak Can Aras, yalnızca bir yapımı değil; bakmanın serbest, anlatmanın ise hâlâ yasak olduğu bir kültürel iklimi tartışmaya açıyor. Söyleşi boyunca oyuncu, bu hikâyeyi anlatırken erkek bakışının anlatıdaki yerini de ele alıyor.

Jasmine’e kesilen ceza, yalnızca bir yapımı mı hedef aldı, yoksa görmezden gelinen bir toplumsal gerçeği mi? Türkiye’de para cezası ve yasak kararları, dizinin “anlattığı hayatı” mı yoksa “gösterdiği bedeni” mi cezalandırıyor sizce?
Bu tür cezaların tam olarak neye göre verildiğini kestirmek zor olsa da, diziyi konu alan hikayenin bir kadın karakter üzerinden anlatılması olduğunu düşünüyorum. Seks işçiliğinin genellikle kadınlar tarafından üstleniyor olması ne yazık ki erkeklere kıyasla toplumu daha rahatsız eden bir yerde. Bu nedenle bu cezaların temelinde bunun olduğunu söylemek mümkün.
Hayat kadını anlatılarında çoğu zaman kadınlar ya kurban ya da fantezi nesnesi olarak resmedilir. Jasmine’in temsilini nasıl açıklarsınız?
Çoğu anlatılarda kadınların genellikle iki uç arasında sıkıştırıldığını görüyoruz. Ya “edilgen bir mağdur” ya da erkek bakışının şekillendirdiği bir fantezi nesnesi olarak yorumlanıyorlar. Jasmine ise bu kolaycı çerçeveyi bilinçli olarak reddeden bir yerde duruyor. Hikâye, Jasmine’i tanımlayan etiketi değil; onun çelişkilerini, kırılganlıklarını, arzularını ve hayatta kalma stratejilerini de merkeze alarak yansıtmaya çalışıyor. Yani karakter, başına gelenlerin toplamı değil, kendi iç dünyasıyla var olan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ona sadece arzuyla bakma ya da acıma konforu sunulmuyor izleyiciye. Seyirci, onunla empati kurmaya, onu anlamaya davet ediliyor. Toplumun görmezden gelmeyi tercih ettiği bir alana dürüstçe bakılıyor Jasmine’in hikâyesi boyunca. Bu dürüstlük, karakteri ne yüceltiyor ne de aşağılıyor; yalnızca olduğu hâliyle görünür kılıyor. Bence asıl güçlü temsil tam olarak burada başlıyor, kadının hikâyesini “temize çekme” kaygısı olmadan, ama onu nesneleştirmeden anlatabilmekte…
Oynadığınız karakter, sistemin bir parçası mı, yoksa sistemle çatışan bir figür mü? Siz hangisine daha yakın hissettiniz?
Tufan gibi karakterler, dünyanın neresinde olursa olsun, aykırı ve dışarıda bırakılmış olmanın sınırlarında dolaşır; bu da onları kaçınılmaz olarak sistemle karşı karşıya getirir. Ancak ben Tufan’ın bu noktaya kendi iradesinden çok, geçmişte yaşadıklarının zorunlu bir sonucu olarak savrulduğunu düşünüyorum. Ötekileştirilmiş konumu, bir tercih değil; hayatta kalma biçimi.
Türkiye’de bu tür cesur sahneleri barındıran yapımlar gizli bir merakla tüketiliyor ama aynı anda çok sert şekilde kınanıyor. Sizce bu çelişki bize toplum hakkında ne söylüyor? Bir yapım yasaklandığında sizce gerçekten ortadan mı kalkıyor, yoksa daha güçlü bir şekilde mi dolaşıma giriyor?
Aslında bu durum, sıradanlığın dışına çıkan temaları ele alan pek çok yapım için geçerlidir. Cinsellik ve seks işçiliği gibi başlıklar, uzun yıllardır toplum tarafından fısıltıyla konuşulması gereken meseleler olarak kodlandı. Oysa insan doğası gereği “yasak” olarak tanımlanana karşı güçlü bir merak duyar. Bu nedenle Jasmine, bazı izleyiciler tarafından ancak gizlice tüketilebilen bir içerik haline geliyor. Bu tablo, toplumun hâlâ dönüşüm halinde olduğunu gösteriyor; çünkü cinsellik, hayatın en doğal parçalarından biri ve onun konuşulmasının artık günümüz dünyasında ayıp ya da yanlış sayılmaması gerekiyor.

Jasmine karakterini canlandıran Asena Keskinci
Seks işçiliği çoğu zaman ‘isteğe bağlı bir seçim’ olarak tartışılıyor. Ancak yoksulluk, sınıf ve şiddet koşulları düşünüldüğünde sizce gerçekten bir seçimden söz edebilir miyiz?
Bu soruya net bir cevap vermek zor çünkü herkesin yaşadığı, bulunduğu veya bulunmak zorunda bırakıldığı durum ve koşullar değişkenlik gösteriyor ve bu noktada kişilerin almış olduğu kararlar ve yapmak zorunda bırakıldığı tercihleri de bununla birlikte şekil alıyor. Dolayısıyla hikâyeye bağlı olarak seçim de olabilir, zorunluluk da.
Bu rol kariyerinizde size ne kaybettirdi, ne kazandırdı?
Tufan, bugüne kadar canlandırdığım karakterler arasında benim için en derinlikli olanıydı. Bu yönüyle hem öğretici hem de dönüştürücü bir deneyim sundu. Şimdiye dek oynadığım hiçbir karakter bana bir kayıp yaşatmadı; aksine her biri beni besledi. Tufan ise kişisel yolculuğumda özel bir dönüm noktası olarak yerini aldı.
Eğer bu dizi bir erkek seks işçisini anlatsaydı, sizce aynı tepkiler olur muydu?
Bu sorunun yanıtı aslında hepimizin malumu. Üstelik bu eşitsizliğin hâlâ devam ediyor olması son derece yıpratıcı. Bir kadın öznenin, bir erkeğe kıyasla çok daha sert ve yoğun tepkilere maruz kalması, sona ermesi gerekirken giderek derinleşen bir problem. Bu koşullar altında, ne yazık ki gerçek anlamda bir kadın-erkek eşitliğinden söz etmek hâlâ mümkün görünmüyor.
Bu projede yer almak, kadınlara ve cinselliğe bakışınızı dönüştürdü mü? Somut olarak ne değişti?
Bir önceki soruda değindiğim eşitsizlik burada da kendini gösteriyor aslında. Kadın hikâyeleri, çoğu zaman ancak “güçlü”, “başarılı” gibi sıfatlarla taçlandırıldığında sanatsal bir değer kazanabiliyor. Bunu fark etmeme olanak sağladı diyebilirim. Öncelikli olarak bu bakış açısının değişmesi gerekiyor bence. Çünkü cinsiyetten bağımsız olarak, hayatın karanlık olarak tanımlanan tüm o alanlarında hepimizin zaman zaman bulunabileceğini fark ettim. Bu deneyimlerin de sanatın meşru bir parçası haline gelmesi, normalleşmesi ve kabul görmesi ancak toplumun bakış açısının dönüşmesiyle mümkün olabilir.
Sosyal medya tepkilerini nasıl karşılıyorsunuz?
Sosyal medya tepkilerini çok doğal karşılıyorum. Tufan kolay sevilecek bir karakter değil; gri, sert ve zaman zaman sinir bozan biri. Küfür edenler de oldu, sahip çıkanlar da… Aslında bu tepkilerin hepsi benim için aynı yere çıkıyor: İnsanlar karaktere inanmış demek. Bir karakter bu kadar güçlü duygular uyandırıyorsa, doğru bir yerden temas etmiştir. Kötülenmesi de, savunulması da hikâyenin çalıştığını gösteriyor. Ben bunu işin en değerli geri dönüşü olarak görüyorum.


