1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Hasretle yanan gönüller, doyunca sevilemeyen kara gözlüler: Belkıs Özener’den Seha Okuş’a Yeşilçam’ın gerçek sesleri

Hasretle yanan gönüller, doyunca sevilemeyen kara gözlüler: Belkıs Özener’den Seha Okuş’a Yeşilçam’ın gerçek sesleri

'Hasretinle Yandı Gönlüm', 'Selvi Boylum Al Yazmalım', 'Sevemedim Kara Gözlüm'... Gazinolara gitme olanağı bulamayanların akın ettiği sinemalardaki filmlerin isimleri bile şarkılara göre belirleniyor, Yeşilçam’ın yıldızlarının sesi, yüzlerce filme hayat veren isimler, gölgede, tanınmadan işlerini yapıyorlardı. Bir döneme damga vuran o isimler şimdi birer birer eksiliyor. Kısa süre önce hayatını kaybeden Seha Okuş da 'hasretiyle gönlümüzü yakan' bir dönemin simgelerinden biriydi…

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

“Hasretinle yandı gönlüm, yandı yandı söndü gönlüm…”

Üzerinde fazla durulmayan, küçücük bir haber: “Müjdat Gezen’in halası, halk müziği sanatçısı Seha Okuş hayatını kaybetti.”

Kaybedilenin bu cümleden çok daha büyük olduğu, kalp sızılarının, göz yaşlarının, hasretin, kavuşmanın, koca bir dönemin kendisi anlamına geldiğini sonradan yavaş yavaş fark etti insanlar… Özellikle o şarkılarla, o şarkıların hayat verdiği, kötülüğün bile naif kaldığı filmlerle ağlayan, gülen, âşık olan, acı çekenler…

Seha Okuş, o kuşağın en önemli sanatçılarından biriydi. 1972 yapımı Dönüş‘ün o tozlu yollarında, Türkan Şoray’ın suskun bakışlarında ve Anadolu’dan gurbete uzanan hikâyelerde yankılanan bir devrin sesi. Aradan geçen yarım asra rağmen hafızalardan silinmeyen o sesin sahibi Seha Okuş, geçtiğimiz günlerde 98 yaşında aramızdan ayrıldı. Henüz birkaç ay önce, “97 yaşındayım demeye utanıyorum, niye bu kadar yaşadılar diyecekler diye” diyerek yaşına mütevazı bir sitem yükleyen Okuş, Yeşilçam’ın en sahici ses kütüphanelerinden birini bize miras bırakarak veda etti.

Operadan halk müziğine

Seha Okuş’un hikâyesi, aslında kendi deyimiyle bir ‘gönül bağlama’ serüveniydi. İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Türk Müziği bölümü mezunu olan Okuş, kadrosuzluk nedeniyle kariyerine hiç hesapta olmayan klasik Batı müziği korosunda başladı. İki buçuk yıl süren bu dönemin ardından operaya geçmesi istendi ancak o, bu yolu ‘gözünde büyüttüğü için’ yönünü halk müziğine çevirdi.

Halk müziğine başlarda ‘çok büyük bir sevgiyle’ yaklaşmadığını itiraf etse de içine girdikçe Anadolu kültürünün ‘ulaşılamayacak kadar büyük olduğunu’ keşfetti ve bu musikiye hakikaten gönül bağladı. Bu keşif, onu radyoda türkü söyleyen ilk Türk Müziği bölümü mezunu yaptı. Yücel Paşmakçı’nın notalarıyla Türkiye radyolarında bir ekol başlatan Okuş, Adnan Türközü’nün yönlendirmesiyle plak dünyasına girdi ve bağlamayla kaydedilen o ilk uzun havaları Orta Anadolu’da büyük ses getirdi. Daha sonra da Yeşilçam dünyasına adım attı.

‘Sipariş’ üzerine doğan efsane: Hasretinle Yandı Gönlüm

Türkan Şoray, ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğunda, filmin ruhunu ancak müziğin tamamlayabileceğini biliyor olacak ki besteci Yalçın Tura’nın kapısını çaldı. Tura, filmin derin sızısını yansıtacak o meşhur besteyi yaptığında, “Zannediyorum birkaç türkümü o hanım okumuştu, en iyi o söyler” diyerek Seha Okuş’u işaret etti ve ölümsüz iş birliğinin kapısını aralamış oldu.

1972 yapımı Dönüş, Almanya’ya giden işçilerin, geride yalnız kalan kadınların ve parçalanan hayatların bir kaydıydı. Okuş, bu parçanın diğer türküler gibi geçip gideceğini düşünse de eser ‘longplay’ içine girince satış rekorları kırarak bir fenomene dönüştü. Türkan Şoray’ın “Filmin tutmasında müziğin çok tesiri var” diyerek hakkını teslim ettiği Okuş, “Kendisi lütfetse de ben bu kadarını kabul etmiyorum, şarkının bu kadar sevilmesinden hep çok memnun oldum ama filmin tutmasında o kadar da etkisi yok” diyerek hayranlık uyandıran tevazuunu korudu.

Seha Okuş’un Yeşilçam’daki varlığı tek bir şarkıyla sınırlı kalmadı; yıllar içinde birçok filmde türküleriyle yer aldı. Türkan Şoray ve Fatma Girik‘in çok sayıda yapımında sesini onlara ödünç verdi. “Hasretinle Yandı Gönlüm” kadar, “Burçak Tarlası” ve “Seher Vakti Bülbül Ağlar” gibi klasikleşmiş eserlerle de hafızalara kazındı. Özellikle toplumsal gerçekçi sinemanın mihenk taşları olan; Mahpus, Toprak Ana, Açlık, Kuma, filmlerinin müziklerini seslendirerek Anadolu’nun acısını perdede somutlaştırdı.

Kendi ifadesiyle, bazı eserlerini televizyonda duyduğunda “Aa bu benim parçam” diyerek hatırladığı o isimsiz emeklerle bir devrin işitsel belleğini oluşturdu.

‘Döşemeden’ hafızaya: Yeşilçam’da müzik

Seha Okuş’un vedasıyla aralanan kapı, bizi aslında Yeşilçam’ın o kendine has, mecburen telaşlı ama bir o kadar da içten müzik serüvenine götürüyor. Bu serüven, sinemanın kendi üretim hızına paralel, çoğu zaman ‘koşturmalı’ ilerleyen bir yolculuktu.

1950’lerde film sayıları hızla artarken, müzik çoğu zaman çekim bittikten sonra hatırlanan bir detaydı. Besteciden çok arşivlerin konuştuğu, plaklardan veya yabancı filmlerden seçilen parçaların sahnelerin altına ‘yerleştirildiği’ bir dönemdi bu. Sinema tarihimize ‘döşeme müzik’ olarak geçen bu pratik, uzun yıllar Yeşilçam’ın temel mutfağını oluşturdu.

O yıllarda bir film için özel olarak özgün müzik yapılması istisnaydı. Nedim Otyam’ın İstanbul’un Fethi için yaptığı çalışma, bu alandaki ilk beste olarak kayda geçti. 50’lerin sonuna doğru sinema kendi dilini aramaya başlayınca, müzikle olan mesafesi de daraldı. Köy hikâyelerinde halk müziğinin tınısı, melodramlarda ise klasik Türk müziği ve popüler şarkılar hikâyenin duygusuna yön vermeye başladı.

Şarkılı filmlerden özgün bestelere

Yeşilçam’da müziğin görünür hâle geldiği alanlardan biri de ‘şarkılı filmler’ oldu. Özellikle 1950’lerin sonu ve 1960’larda, şarkılar, filmin içindeki bir durak hâline geldi. Hikâye belli bir yerde durur, şarkı başlardı. O yıllarda sinemaya gitmek, biraz da sevilen şarkıcıyı perdede görmek anlamına geliyordu.

Bu durumun arkasında dönemin eğlence alışkanlıkları vardı. Gazinoya gitme imkânı bulamayan geniş bir seyirci kitlesi için Yeşilçam, hayranlık duyulan sanatçılara ulaşmanın en kolay yoluydu. Sinema salonu, gazinonun yerini tutuyor; şarkıcılar, sahnedeki performanslarını beyazperdeye taşıyordu. Böylece gazino kültürü ile Yeşilçam arasında çift yönlü bir ilişki kuruldu. Gazinoda popüler olan isimler sinemaya taşındı, sinemada parlayan şarkılar gazino sahnelerine geri döndü. İki alan birbirini besledi.

Sinemaların sayısının hızla artması da bu ilişkiyi güçlendirdi. Daha fazla salon, daha fazla film ve daha fazla müzik anlamına geliyordu. Şarkılı filmler bu ortamda çoğaldı. Bu dönemde plak piyasasıyla sinema arasındaki bağ iyice sıkılaştı. Filmlerde kullanılan şarkılar taşplaklara, ardından 45’liklere basılıyor; plaklar filmin tanıtımını yapıyor, film de plağın dolaşımını hızlandırıyordu.

1960’ların ortalarında şarkılı filmler, yavaş yavaş ‘şarkıcılı filmler’e dönüştü. Bu dönüşümde Hulki Saner’in rolü belirleyiciydi. Popüler şarkıcılar başrole çıktı, senaryolar çoğu zaman şarkıların etrafında şekillendi. Gönül Yazar, Erol Büyükburç, Ajda Pekkan, Emel Sayın gibi isimler bu filmler aracılığıyla daha geniş kitlelere ulaştı. Zeki Müren’in Beklenen Şarkı, Son Beste, Kırık Plak gibi filmleri gibi bu ilişkinin görünür örneklerinden biri oldu. Sinema hem şarkının tanıtım alanı oldu hem de şarkıcının sahnesi.

1970’lere gelindiğinde bu eğilim zirveye ulaştı. Filmlerin adları bile popüler şarkılardan seçilmeye başlandı: Samanyolu, Sev Kardeşim, Tatlı Dillim, Mavi Boncuk… Kimi zaman filmle şarkı arasında güçlü bir bağ vardı, kimi zamansa neredeyse hiç yoktu. Ama seyirci için belirleyici olan, tanıdık melodiyi perdede duymaktı.

Şarkılı ve şarkıcılı filmler, Yeşilçam’da müziği görünür kıldı. Aynı zamanda perde arkasında çalışan başka bir alanı da genişletti: Sesiyle var olanları. Kadın oyuncuların şarkı söylediği sahnelerde, çoğu zaman başka bir ses devreye girdi. Böylece Yeşilçam’da müziğin hikâyesi görünmeyen seslerle de yazılmaya başladı.

“İki günde müzik” dönemi

Üretim temposunun zirveye ulaştığı o yıllarda bir filmin çekimi, montajı, seslendirmesi ve müziği bir ay içinde tamamlanıyordu. Bu hız, müzikte sezgiye dayalı bir çalışma biçimini zorunlu kıldı. Cahit Berkay, Yeşilçam döneminin en karakteristik isimlerinden biri oldu. Kendi ifadesiyle, “sahneyi izlediği anda müziği duymak” zorundaydı; aksi hâlde bu tempoda çalışmak mümkün değildi. Yapımcıların istekleri sonrası içine girdiği tempo, adını ‘iki günde müzik yapan adam’a çıkardı. Yıllar sonra film müziklerine olan tutkusunu, “İki günde yapıyordum, yine yaparım, kendinden ödün vereceksin, bütçesi kısıtlıydı ama çok sevince bunu önemsemiyorsun ki” diye anlatacaktı.

Berkay’ın Selvi Boylum Al Yazmalım için yaptığı müzik, Yeşilçam’da özgün film müziğinin neye dönüşebileceğini gösteren en bilinen örneklerden biri oldu. Filmle birlikte anılan bu müzik, yıllar sonra bile sahnelerden bağımsız olarak hatırlanabildi. Benzer biçimde Canım Kardeşim, Deli Yusuf ve Kırık Bir Aşk Hikâyesi gibi filmlerde de müzik, anlatının taşıyıcı unsurlarından biri hâline geldi.

Yeşilçam’ın bu devasa müzik kütüphanesinde, besteleriyle bir dönemin duygusal haritasını çizen isimlerden biri de udi sanatçı Metin Bükey’di. Yaklaşık 150 filmin müziğine imzasını atan Bükey, filmin ruhunu en yalın haliyle yakalayan bir isimdi. İlk belirgin çalışması 1954 yılında Orhan Erçin’in yönettiği Fındıkçı Gelin filmi olsa da mesleki yaşamındaki en büyük kırılma, 1967 yapımı aynı isimli filmde Berkant’ın seslendirdiği ‘Samanyolu‘ şarkısıyla geldi. Filmi izleyenler, sinemadan çıktıktan sonra gördükleri dükkânlarda, Samanyolu şarkısının plağını sormaya başlamıştı bile…

300 filmin görünmeyen sesi

Yeşilçam döneminde sinema ve müziğin bu denli iç içe geçmesi, şarkılı ve şarkıcılı filmler, perdenin önündeki ışıltılı yıldızların hemen arkasında görünmeyen bir alan da yaratmıştı: Şarkı dublajı.

Perdede hayranlıkla izlenen dev isimler vardı ama verdiği duyguyu perde arkasından gelen bir sesle paylaşıyordu. Bu dünyanın en istikrarlı, en çok çalışan ama bir o kadar da bilinmeyen ismi Belkıs Özener oldu.

Gönül Yazar’ın kız kardeşi de olan -daha sonraki yıllarda onun gölgesinde kaldığını ve kendisine destek olmadığını söyleyecekti- Belkıs Özener, 1965 yılında Sokak Kızı filmiyle kendi tabiriyle ‘karanlık stüdyolara’ ilk adımını attı. Sonrası ise tam 300 filmlik devasa bir birikim… Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Fatma Girik ve Müjde Ar gibi Yeşilçam’ın neredeyse bütün kadın yıldızlarının sesi oldu. Ancak bu ses, filmlerin jeneriklerinde kendine pek yer bulamadı.

Özellikle 1970 yapımı ‘Kara Gözlüm’ filminde seslendirdiği ‘Sevemedim Kara Gözlüm’ şarkısıyla Yeşilçam tarihindeki gücünü gösteren en simge örneklerden biri oldu. Türkan Şoray’ın bir balıkçı kızını canlandırdığı filmde, Özener’in seslendirdiği şarkı, sinemanın sınırlarını aşarak kolektif hafızaya kazınan ortak bir anlatıya dönüştü. Seyirci o şarkıyı sahiplendi, sahneyi hafızasına kazıdı; ama o büyüleyici sesin kime ait olduğunu uzun süre bilmedi.

Şarkı dublajı, Yeşilçam’ın yazılı olmayan kurallarıyla yürüyordu: Ses, hiçbir zaman yüzün önüne geçmemeliydi. Oyuncunun yıldızlığı korunmalı, şarkı sadece karaktere hizmet etmeliydi. Belkıs Özener de bu dengeyi büyük bir titizlikle korudu. Her oyuncu için ayrı bir tavır takındı; yıldızın duruşuna, ağız yapısına ve o anki duygusuna göre sesini yeniden ayarladı. Türkan Şoray’ın ağırbaşlılığı, Hülya Koçyiğit’in kırılganlığı ve Filiz Akın’ın modern tonu arasında mekik dokurken hiçbir zaman tek bir sesi kullanmadı.

Bu yoğun tempo, beraberinde derin bir görünmezlik getirdi. Özener, yıllar sonra bu duruma “Türkiye’nin en güzel kadınlarının şarkılarını okudum ama ismim yazılmadığı için sesim biliniyordu, ben tanınmıyordum” diyerek haklı bir sitem edecekti. Biraz kendi çekingenliğinden, biraz da oyuncuların önüne geçmeme gerekliliğine dair o yerleşik anlayıştan dolayı bu durumu uzun süre kabullendi.

Belkıs Özener’in ismi, ancak eski kayıtların tozlu raflardan inmesi ve şarkıların bağımsız olarak dinlenmeye başlamasıyla geniş kitlelerce duyuldu. Kalan Müzik’in öncülüğünde yapılan albüm çalışmaları ve geç gelen ödüller, bu büyük emeği nihayet görünür kıldı.

Yeşilçam’da müzik, çoğu zaman hikâyenin önüne geçmeden, tamamlayıcı unsur oldu ama hikâye onsuz hep eksik kaldı. Sesler, kimi zaman görüntünün yapamadığını yaptı; karakterlerin söyleyemediklerini tamamladı. Seha Okuş’un sesiyle gurbet o ağır yerine yerleşti, Belkıs Özener’in sesiyle kadınların o anlatılamayan hâlleri dile geldi. Besteciler sahnenin ne istediğini sezdi, şarkılar tam olması gereken yerde, olması gereken duyguyla durdu. Bugün hâlâ bir Yeşilçam filmi akla gelince, zihnimizde kimi zaman sahneden önce melodinin belirmesi bu yüzden.

Yeşilçam müzikleri o döneme tanıklık etmesek de bize hâlâ fazlasıyla tanıdık. Çünkü büyük iddialarla değil, en gündelik, en yalın, en sahici duygularla kuruldu. Neşesi de kederi de gerçek ve içtendi. Bu yüzden hiç eskimediler. Bugün hâlâ bir yerlerde o tanıdık tınıyı duyunca, insanın olduğu yerde durup dinleyesi geliyor.

Belki de Yeşilçam müziklerini bu kadar kalıcı kılan şey tam olarak bu: Zamana meydan okumaya çalışmamaları, sadece anlatmaları. Ve anlatırken kendilerini zarifçe geri çekip hikâyeyi öne bırakmaları… Aradan geçen on yıllara rağmen o sesler hâlâ kulağımıza kaldı. Hem filmlerle birlikte hem filmlerden bağımsız.

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü