1. Haberler
  2. Kültür - Sanat
  3. Viyana defteri: Sanatın sessiz gürültüsünde, Albertina’nın 250 yıllık tarihinde kaybolmak

Viyana defteri: Sanatın sessiz gürültüsünde, Albertina’nın 250 yıllık tarihinde kaybolmak

Viyana defteri: Sanatın sessiz gürültüsünde, Albertina’nın 250 yıllık tarihinde kaybolmak

featured
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Viyana’da ilk günüm değildi, ilk kez de gelmemiştim. Şehri tanıyordum; düzenli kaldırımlarını, sessiz tramvaylarını, geçmişle kurduğu mesafeli ama saygılı ilişkiyi… Yine de Albertina’nın kapısından girerken, bir müzeye değil de bir hafızaya adım atıyormuşum hissi geldi.

Bazı müzelere girersiniz; gezer, bakar, çıkar ve hatırlamazsınız. Bazılarıysa sizden bir şey alır; adını koyamadığınız bir dikkat, aceleden koparılmış birkaç dakika, belki de uzun zamandır sormadığınız bir soru. Albertina, benim için ikinci gruba dâhil. Hatta daha ileri gideyim: Bu müze, bakmaktan çok durmayı öğreten nadir mekânlardan biri.

Bu müzenin kökeni 18. yüzyıla, Habsburg arşidükü Albert’in kişisel koleksiyonuna dayanıyor. Ancak Albertina’yı bir hanedan vitrini olmaktan çıkaran şey, zamanla edindiği tavır: Ne saklayacağını bilmek. Bir çizimi korumak, bir tabloyu sergilemekten daha zahmetlidir; çünkü çizim savunmasızdır. Işığa, zamana, ihmale karşı hassastır. Albertina’nın asıl uzmanlığı da burada başlıyor. Bir salonda Albrecht Dürer’in çizgileriyle karşılaşırsınız; matematiksel bir disiplinle doğaya yaklaşır. Bir başka köşede Rembrandt, çizgiyi neredeyse karanlıkla eş tutar. Bu ustalar burada “büyük sanatçı” olarak değil, düşünen insanlar olarak durur.

Dürer’in Genç Tavşan’ı reprodüksiyonlarla o kadar çoğaltılmıştır ki, gerçeğiyle yüz yüze gelmeden önce insan kendini bağışık sanır. Oysa Albertina’da bu küçük suluboyanın karşısında durduğunuzda, mesele “doğru çizilmiş bir hayvan” olmaktan çıkıyor. Tavşanın tüylerindeki sabır, gözündeki uyanıklık, ressamın bakışının ne kadar uzun sürdüğünü fısıldıyor. Bu eser, Albertina’da bir ikon gibi değil ama bir ders gibi duruyor.

Yine Dürer’in Dua Eden Eller’i… Çoğu ziyaretçi için bu çizim, dinsel bir imgenin ötesinde, insan elinin kendisine dair bir meditasyonu. Eller tamamlanmış bir dua hâlinde değil; sanki az önce hareket etmeyi bırakmış gibi. Rönesans’ta insan bedeni Tanrısal bir yaratım olarak görülüyor. Alman Rönesans sanatçısı Dürer, yalnızca iki eli resmederek bile insan bedeninin kutsallığını vurguluyor. Bu eser, Orta Çağ’ın sembolik anlatımından, bireysel ve gözleme dayalı Rönesans anlayışına geçişin güçlü bir örneği olarak kabul ediliyor.

Albertina bu işi vitrine koymuyor, yüceltmiyor; aksine mütevazı bir çerçeve içinde, neredeyse gözden kaçacak bir sadelikle sunmuş bu zamana kadar. Ancak ben gittiğimde Dürer’in heyecanla aradığım Dua Eden Eller’ini göremedim. Karşıma bir çerçeve değil bir açıklama çıktı. Eserin yeri değişmiş, taşınmıştı. Yüzümdeki hayal kırıklığını hafifletmek için teselli yağmuruna tutuldum. Meğer gördüğümüz çizimlerin çoğu kopyaymış; asılları sergilenmiyormuş. Işıktan zarar gördükleri için karanlık ve kontrollü odalarda saklanıyor, yalnızca yedi yılda bir, özel olarak duyurulan sergilerde kısa süreliğine gün yüzüne çıkarılıyorlarmış.


Albrecht Dürer, Praying Hands, 1508

Müzeden çıkarken anladım: Ben bir eseri kaçırmamıştım aslında, sanatın başka bir biçimiyle karşılaşmıştım: korunan, saklanan, geciktirilen bir güzellikle.
Belki de bu yüzden etkisi kalıcıdır.

Müzenin sürekli koleksiyonunda sıkça karşılaşılan başka bir damar da portre çizimlerdi. Yüzler burada “poz” vermiyor, Burunlar biraz fazla büyük, bakışlar yarım kalmış, ağızlar kararsız… Bu eskizler, tarihin içinden bize bakan ideal tipler değil; bir an için durmuş insanlar. Albertina’nın küratoryal yaklaşımı, bu kusurları gizlemiyor. Aksine, onları görünür kılıyor. Kâğıdın sararması, çizginin solması saklanmıyor. Müze, yaşlanmayı kusur saymıyor; hafızanın bir parçası kabul ediyor.

Uzun yıllar Albertina’nın Genel Müdürü olarak görev yapmış Klaus Albrecht Schröder, Albertina’yı “sadece eserlerin sergilendiği bir müze” olarak değil, aynı zamanda sanat tarihine ve izleyiciye aktarılan bir deneyim alanı olarak tarif ediyor. Schröder, Albertina’daki ilk gününü ve müze tarihinde geçirdiği on yılları anlatırken, “İlk günümdü, bu binanın hem tarihsel ağırlığını hem de akademik potansiyelini aynı anda hissettiğim bir an yaşanmıştı… Albertina’nın gücü yalnızca koleksiyonunda değil, koleksiyonun izleyicinin zihninde kurduğu bağdaydı” ifadelerini kullanıyor.

“Albertina Modern”

Albertina Müzesi’nin çağdaş sanat kolu olarak faaliyet gösteren ve 2020 yılında kapılarını açan Albertina Modern, Albertina’nın yüzyıllara yayılan tarihsel koleksiyonunu 20. ve 21. yüzyıl sanatıyla tamamlamayı amaçlıyor.

Kuruluşu, Albertina’nın yalnızca çizim ve baskı sanatlarıyla özdeşleşen kimliğini genişleterek, resim, heykel, fotoğraf, video ve enstalasyon gibi disiplinleri kapsayan daha bütünlüklü bir sanat müzesi anlayışına geçişini temsil ediyor.

Avusturya Parlamentosu’nun kültür raporunda da Schröder ve ekibinin bakış açısı şöyle betimleniyor: “Albertina Modern’in kurulması, kurumun odağını yalnızca tarihsel koleksiyonlarla sınırlamadığını; çağdaş sanatı da bilinçli ve kalıcı biçimde programına dâhil ettiğini göstermektedir. Bu adım, Albertina’nın uluslararası güncel sanat çevreleriyle daha doğrudan ilişki kurma stratejisinin bir parçasıdır.”

2025 yılı itibariyle müzenin Genel Direktörlüğü görevini yürüten Dr. Ralph Gleis, müzenin 2025 sonbaharında açtığı “Gothic Modern” sergisi bağlamında hem serginin kavramsal arka planını hem de Albertina’nın genel sanat vizyonunu şöyle açıklıyor:

“Müze, artık yalnızca tarihsel çizim ve grafiklerin sergilendiği bir kurum olarak düşünülemez. Müze, altı yüzyılı kapsayan koleksiyonuyla hem geçmişi hem de bugünü aynı çerçevede ele almak zorunda”

Gleis, tarihsel ve çağdaş sanat arasında keskin bir ayrım yapılmasını doğru bulmadığını ifade ediyor. Ona göre iyi sanat, ait olduğu dönemden bağımsız olarak bugünle ilişki kurabilen sanattır. Bu nedenle Albertina’da eski ustalarla çağdaş sanatçıların yan yana gelmesi bir çelişki değil, bilinçli bir tercih. Albertina Modern’in kurulması da bu yaklaşımın somut sonucu. Gleis, bu adımı müzenin “yön değiştirmesi” olarak değil, zaten var olan potansiyelinin açığa çıkması olarak tanımlıyor. Kurum, böylece yalnızca geçmişi koruyan bir arşiv olmaktan çıkıp, güncel sanat tartışmalarına aktif biçimde katılan bir müze hâline gelebiliyor.

Gleis’e göre müze, yalnızca uzmanlara hitap eden kapalı bir alan değil; farklı bilgi düzeylerinden ziyaretçilerin sanatla doğrudan temas kurabildiği kamusal bir mekân olmalı. Bu nedenle sergilerin dili, hem akademik temellere dayanmalı hem de erişilebilir olmalıdır.

Benim için en çarpıcı olan ise müzenin temposuydu. Albertina hızlı gezilmeye uygun değil. Büyük salonlar, selfie noktaları, “ikonik” işler elbette var; ama müze sanki bunları özellikle geri plana itiyor. Asıl vurgu, küçük odalarda, tek bir kâğıdın önünde durduğunuz anlarda ortaya çıkıyor. Orada zaman genişliyor.

Müzeden çıktığımda hafızamda ve not defterimde uzun cümleler yoktu. Sadece birkaç kelime: “Yavaşlık”, “kararsızlık”, “insan eli”.

Belki de Albertina’nın bana bıraktığı en somut şey buydu. Büyük anlatılar, çarpıcı manşetler, iddialı sonuçlar değil; düşünmeye açık, tamamlanmamış bir çizgi. Ve sanırım bu yüzden Albertina, Viyana’daki pek çok görkemli müzenin arasından sıyrılıyor. Çünkü burası, sanatın ne olduğunu anlatmıyor; sanatın nasıl başladığını hatırlatıyor. Bir çizgiyle. Bir duraksamayla. Bir insan eliyle.

Sessiz bir süreklilik

Albertina’nın asıl gücü, ses getiren sergilerinden ziyade, sürekliliğinde saklı. 250 yıl boyunca savaşlara, rejim değişikliklerine ve estetik devrimlere tanıklık eden bu kurum, çizginin en yalın hâliyle insan düşüncesini nasıl kayıt altına alabildiğini hatırlatıyor. Albertina, Viyana’nın yalnızca geçmişi değil; hâlâ yazılmakta olan sanat tarihinin de sessiz ama vazgeçilmez bir tanığı gibi.

Bir köşe yazısında “mutlaka görülmeli” listesi yapmak kolaydır. Albertina ise listeyi bozuyor. Çünkü buradaki kalıcı eserler, görülmekten çok hatırlanmak istiyor. Sessizce. Israrla. Bir çizgi kadar ince, ama uzun süre silinmeyecek şekilde.

Bruegel’in kışın içinden geçen avcıları ve bir çocuğun bakışı

Viyana Sanat Tarihi müzesi ise, “Bir imparatorluk kendini nasıl anlatır?” sorusuna bambaşka bir yanıt veriyor: İnsan üzerinden.

Habsburg Hanedanı’nın yüzyıllar boyunca topladığı eserler, burada bir güç gösterisi olmaktan çıkarak; tarihin ortasında kalmış insan hâllerine dönüşüyor.
Habersizce girdiğim bir salonda aniden karşılaştığım Hollandalı ressam Pieter Bruegel the Elder’in Avcılar Karda tablosu, bir manzara resmi değil; bir ruh hâlini yansıtıyor.

İnsan bu tabloya baktığında üşümüyor aslında ama yoruluyor. Avcıların omuzları düşük, köpeklerin başları eğik. Av bitmiş, gün bitmiş, belki umut da. Ama tuhaf bir şekilde hayat devam ediyor. Bruegel, felaketi değil, gündeliği resmediyor. Çünkü asıl ağırlık, hayatta kalmanın sıradanlığı onun için. Bruegel burada aristokratlara değil, halka bakar. Ve bunu yaparak, dönemin resim anlayışını kökten değiştirir. İnsan artık kutsal ya da kahraman olduğu için değil, dayandığı için resmedilmeye değerdir. Bu yüzden Avcılar Karda, yalnızca bir manzara değil; erken modern Avrupa’nın sessiz bir belgesidir.

Yüzyıl değişiyor, coğrafya değişiyor ama insanın yükü değişmiyor.

Bu tablo karşısında insan kendi yorgunluğunu fark ediyor. Modern dünyanın telaşından değil; var olmanın yorgunluğundan. Bruegel bize şunu söylüyor sanki: “Yüzyıllar geçer, ama omuzlar hep aynı düşer.”

The Hunters in the Snow, Pieter Bruegel the Elder, 1565

Bir başka salona girdiğimde ışık değişiyor. Bu kez 17. yüzyıl İspanya’sında, kar yerini kadifeye, yorgunluk yerini disipline bırakıyor. Duvara asılı duran küçük bir figür, koca bir imparatorluğu sırtında taşıyor. Duvara asılı küçük bir beden, kocaman bir bakışla bana bakıyor: Diego Velázquez’in Infanta Margarita’sı.

Bir çocuk bu kadar ciddi bakabilir mi dedirtiyor. O, bir çocuk olmaktan önce bir temsil. Bir hanedan. Bir yük. Velázquez, İspanyol Altın Çağı’nın saray ressamıdır. Görevi yalnızca resim yapmak değil; monarşinin sürekliliğini görselleştirmektir. Infanta Margarita, gelecekte Avusturya İmparatoriçesi olacak bir çocuktur. Bu yüzden portresi masumiyetin değil, beklentinin resmidir.

Abartılı elbisesi, düzenli saçları, öğretilmiş duruşu ve “Ben bunun neresindeyim?” diyen gözleriyle bana bakıyor. Velázquez’in fırçası tam da o çatlağı yakalıyor gibi. Resim, saray ihtişamını anlatmıyor; onun içindeki yalnızlığı fısıldıyor. Bu portre, barok sanatın gösterişinden çok, psikolojik derinliğiyle konuşuyor. Saray resminin propaganda dili, burada bir anlığına çözülüyor ve geride tarihin erken yaşta büyütmek zorunda kaldığı bir çocuk kalıyor.

Bruegel’in kışıyla Velázquez’in sarayı arasında yüzyıllar, coğrafyalar var. Ama ikisi de aynı şeyi yapıyor: İnsanı soyarak bırakıyor. Üniformasız, taçsız ve beklentisiz.


Infanta Margarita, Diego Velázquez, 1659

0
mutlu
Mutlu
0
_zg_n
Üzgün
0
sinirli
Sinirli
0
_a_rm_
Şaşırmış
0
vir_sl_
Virüslü